Erinç Büyükaşık yazdı: Hakikatin Dikiş Yerlerinde Bir Gezinti
Hakikatin Dikiş Yerlerinde Bir Gezinti: Murat Gülsoy Okumaları
Erinç BÜYÜKAŞIK
Modern Türk edebiyatının son otuz yılına bakıldığında, kurmacayı sadece bir hikâye anlatma zemini değil, bir “varoluş laboratuvarı” olarak kurgulayan isimlerin başında Murat Gülsoy gelir. Gülsoy külliyatı, okuru içine çeken ancak çıkış kapısını her adımda yeniden konumlandıran, mimarisi sürekli değişen bir labirenttir. Bu labirentte yürümek, yalnızca karakterlerin serüvenine eşlik etmek değil; bizzat anlatının dikiş yerlerine, dilin imkân sınırlarına ve gerçekliğin o korkutucu kırılganlığına parmak basmaktır. Yazarın Büyübozumu’ndan Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün’e uzanan çizgisi, bir zihnin kendi yazma eylemini amansız bir otopsiye tabi tutuşunun hikâyesidir.
Gülsoy evreninde zaman, akışkan bir nehirden ziyade, kendi üzerine katlanmış bir kâğıt gibidir. Kronoloji, yazarın elinde parçalanır ve yerini “durmuş” veya “şimdiye hapsolmuş” bir zamansızlığa bırakır. Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün romanında bu durum, fiziksel bir felaketten ziyade ontolojik bir kıyamet olarak karşımıza çıkar. Gelecek tasavvuru ortadan kalktığında, geçmiş de anlam zemini yitirir. Gülsoy’un o çarpıcı tespitiyle: “Gelecek, geçmişin intikamını alırken onu ayakta tutar.” Yarın vaadi yoksa, dün sadece bir yükten ibarettir.
Bu zamansal kırılma, karakterlerin “neden” ve “nasıl” sorularını sorma yetisini ellerinden alır. Eğer zaman akmıyorsa, sebep-sonuç ilişkisi de buharlaşır. Kahramanlar, bir tür “ebedi şimdi” içinde, anın ağırlığı altında ezilirler. Bu noktada Gülsoy, zamanı sadece bir kurgu unsuru olarak değil, insanın varlık dünyasını ayakta tutan temel iskelet olarak ele alır. Zamanın durması, hikâyenin durması değil, insanın kendi içsel anlatısının iflas etmesidir.
Gülsoy için bellek, geçmişi sadakatle saklayan bir arşiv değil, zaman durduğunda işlevini yitiren “organik bir aygıt”tır. Karakterler, kendi isimlerini ve anılarını birer yabancı madde gibi taşırlar. Zaman akmadığında, bellek sadece anlık ve yakıcı parlamalardan ibaret kalır. Bu durum, Gülsoy kahramanlarını birer “hayalet” haline getirir; onlar artık kim olduklarını bildikleri için değil, kim olduklarını hatırlamaya mahkûm oldukları için hareket ederler.
Belleğin bu güvenilmez yapısı, yazarın psikoloji eğitimiyle kurmacasını nasıl harmanladığının en açık kanıtıdır. Hatırlamak, Gülsoy’da bir yeniden inşa sürecidir. Ancak bu inşa, her seferinde eksik parçalarla, hatalı eklemlerle yapılır. Okur, karakterin anlattığı “geçmişe” asla tam olarak güvenemez. Bu belirsizlik, metni bir “güven bunalımı” alanına çevirir ve bizi şu can yakıcı soruyla baş başa bırakır: Anılarımız bizi biz yapan şeyler mi, yoksa zihnimizin boşlukları doldurmak için uydurduğu sonu gelmez yalanlar mı?
“Keder mi bu hissettiğim? Yoksa özgürlük mü? Her şey yok olmaya o kadar hazır ki… Son darbeyi indirecek bir iradenin yokluğu sorun. Belki de onu istiyorum, onu bekliyorum ve… öyle bir irade var olmadığı için kederleniyorum.” (Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün)
Mekânın Belleği ve Evin İçindeki Yabancı
Gülsoy metinlerinde mekân, karakterin pasif bir fonu değil, onu kuşatan ve dönüştüren bir “fail”dir. Freudyen anlamda “tekinsizlik”, yazarın kaleminde en bildik olanın —evin, sokağın, eşyanın— bir anda yabancılaşmasıyla vücut bulur. Kahramanın kendi sokağında hissettiği o tarif edilemez ürperti, aslında modern insanın dünyadaki “yerleşiklik” illüzyonunun çatlamasıdır.
Ev, aidiyetin kalesi olması gerekirken Gülsoy’da kapı çalındığında gelen ya geçmişin bir hayaleti ya da başka bir metnin sızıntısıdır. Mekânlar, içlerinde yaşayanların ruhsal dağılmalarını fiziksel olarak yansıtır. Duvarlar daralır, kapılar hiç açılmamış odalara çıkar, pencereler yabancı gökyüzlerine bakmaya başlar. Bu mekânsal tekinsizlik, karakterin kendi bedenine yabancılaşmasının ilk adımıdır. Artık “burası” dediği yer, aslında “hiçbir yer”dir.
Gülsoy, Büyübozumu’nda teorize ettiği yaratıcı yazarlık yaklaşımlarını, kurmaca eserlerinde birer canlı uygulama alanı olarak kullanır. O, illüzyonu korumaya çalışmaz; aksine anlatının iskeletini göstererek okuru da o ağır yaratım yükünün altına sokar. Yazma eylemi burada bir kurtuluş değil, çoğu zaman karakteri kendi içine hapseden bir lanettir. Gülsoy, okura bir “büyü” sunmak yerine, o büyünün nasıl yapıldığını ve neden bozulması gerektiğini anlatır.
Belki de Gerçekten İstiyorsun’da yazarın işaret ettiği üzere, yazar-kahraman-okur arasındaki o geçirgen sınır, edebiyatın “gerçeklikten daha gerçek” olma iddiasını sorgular. Yazar, masasının başında bir tanrı gibi kurgularken, aslında kendisinin de bir kurgunun parçası olabileceği korkusunu metne sızdırır. Karakterler, yazdıkları metinlerle kendi sonlarını hazırlarlar; tıpkı yazarın yazdıkça kendi varlığını kelimelere kurban etmesi gibi.
“Okur, yazar ve kahraman eşit bir noktada başlıyorlar hikayeye. Çaresizlik. (…) Kahramanın aydınlanması bizim aydınlanmamız oluyor, onun çıkışı bizim çıkışımız gibi. Evet ne yazık ki sadece ‘gibi’.” (Belki de Gerçekten İstiyorsun)
Karşı-Ütopya ve Modern İnsanın Yalnızlığı
Gülsoy’un dünyasında umut, ancak rüyaların veya sanrıların uzak, soluk ışığında belirir. “Belki de Gerçekten İstiyorsun” başlıklı söyleşisinde de vurguladığı üzere, büyük anlatıların ve kesin doğruların çöktüğü bir çağın izdüşümü olan bu “geleceksiz” atmosfer, bireyi mutlak bir yalnızlığa iter. Bu atmosfer, siberpunk bir karanlıktan ziyade, ruhsal bir çölleşmeyi andırır. Teknolojik ilerleme hız kesmezken, insanın iç dünyası aynı hızla ufalanır.
Karakterlerin çaresizliği, başlarına gelen olayların büyüklüğünden değil, bu olayları anlamlandıracak bir referans sistemine sahip olmamalarından kaynaklanır. Aydınlanma anları, genellikle bir kurtuluşu değil, geri dönülemez bir kaybın fark edilişini işaret eder. Gülsoy’un dünyasında uyanmak, kâbustan kurtulmak değil, kâbusun gerçekliğini kabullenmektir. Bu noktada kurmaca, okura sahte bir teselli vermeyi reddeder ve onu kendi yalnızlığının aynasıyla baş başa bırakır.
Kıyamet Sonrası’nın finalinde karganın o siyah, çirkin gagasıyla göbek kordonunu koparması, bağların koptuğu bir dünyada özgürlüğün ne kadar ağır bir yük olduğunu simgeler. Göbek kordonu, hem hayata hem de geçmişe, anneye, kökenlere olan bağı temsil eder. Bu bağın kopması, mutlak özgürlüğü getirse de, aynı zamanda mutlak bir boşluğu da beraberinde getirir.
Gülsoy, zeytin dalı taşıyan güvercin imgesini tersyüz ederek, umudun yerine hakikatin çıplak ve sarsıcı yüzünü koyar. Özgürlük, Gülsoy evreninde bir kanatlanış değil, tutunacak dalı kalmama halidir. Bu sembolizm, yazarın külliyatı boyunca sürdürdüğü “bağsızlık” ve “aidiyetsizlik” temalarının en somut ve sarsıcı ifadesidir.
“Zeytin dalı taşıyan bir güvercinin zıddına dönüşerek uçtu uzaklara. Gagasında göbek kordonu taşıyan siyah çirkin bir karga. Beklediğim bu muydu? İstediğim bu mu?” (Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün)
Murat Gülsoy, mühendislikten gelen yapısal titizliği, psikolojinin karanlık dehlizleriyle birleştirerek Türk edebiyatında nevi şahsına münhasır, sarsıcı bir metafizik inşa etmiştir. Onun metinleri, yüzeyde akıp giden olay örgüsünden ziyade, derinde uğuldayan varoluşsal boşlukların kaydıdır. Belleğin ihanetine uğrayan, zamanın içinde askıda kalan ve yazının labirentinde kendi gölgesini kovalayan karakterleri, aslında modern insanın aynadaki o parçalanmış aksidir.
Onu okumak, konfor alanının güvenli limanlarını terk edip gerçekliğin o kadar da sağlam olmayan zemininde, hatta o zeminin çöküşünü izleyerek yürümeyi göze almaktır. Gülsoy, bize “belki de gerçekten istiyorsun” diye fısıldarken; bizi aslında kendi derin arzularımızla, zihnimizin inşa ettiği kurgularla ve en nihayetinde, o kaçınılmaz ontolojik boşlukla yüzleşmeye mahkûm eder. Bu labirentten bir çıkış vaat etmez; ancak labirentin kendisinin, insanın tek gerçek evi olduğunu hatırlatır. Hakikat, labirentin çıkışında değil, o labirentin içinde atılan her bir tereddütlü adımın içindedir.
Bu habere tepkiniz ne oldu ?
Beğendim
0
Beğenmedim
0
Sevdim
0
Güldüm
0
Şaşırdım
0
Duygulandım
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)