Ömer Turan yazdı: Gündelik Yaşamın Kırıkları
Gündelik Yaşamın Kırıkları: Dünyadan Son Gidişimiz
Gülhan Tuba Çelik’in Dünyadan Son Gidişimiz adlı kitabındaki tüm öyküler; sayfaların arasından geçip evlere, odalara, merdiven boşluklarına, balkonlara, market raflarına, ofis koridorlarına, dükkân önlerine, stat çevrelerine, kırık dökük mutfaklara giriyorlar sürekli…
Her öykü el değmiş tek eşya, yıllardır tanınan eski bir dost… Çanta omuzda ağırlaşıyor, limon kokusu boğaza ekşi bir tat bırakıyor, balkonda aranan forma göz önünde dalgalanıyor, kanepe yıllar boyu dinlediği yorgunlukları işliyor içe, seslere ve her yere…
Esirgeme ile açılan kapıda bir korunma isteği beliriyor önce. Çanta, bot, mont, tiner, apartman bitkileri, Binbir Gece Masalları ve ölüm düşüncesi aynı iç yangınlarıyla el ele… Kadın karakter kendini yaşama katamadığı yerde eşyaya yaslanmış; çünkü eşyalar bazen insandan daha yakın… Çantanın ağzı kapanıyor, bot ayağı sarıyor, mont bedeni örtüyor; gene de içerideki eksilme apaçık… Sevgi esirgenince insan kendine küçük kaleler kursa da kale dediğimiz şey de bazen naylon poşet kadar ince, cam saksı kadar kırılgan… O kırılganlık sonunda apartman bitkilerine yönelen öfkeye dönüşürken, incinmiş tek yüreğin nasıl kendi çevresini de yaraladığı görülüyor. Çelik, yarayı bağırarak göstermiyor; eşyanın içine saklıyor, sonra okurun avucuna bırakıyor usulca…
Bu eşyaların dili Aramızdaki şeylerde ofis ışığına karışıyor. Selim’e bakarken anlatıcının gördüğü arzu olmanın uzağında biraz; masa düzeni, imza gücü, dahili telefon sesi, kapalı oda, merdiven, çay bardağı, erişilemeyen konumdaki o bakışın içinde artık… Aşk burada göğün altında koşan geniş duygu olmaktan çok, kurum koridorlarında adımları sayılan iç sıkışma. “On sekiz basamak ve yirmi altı adım” sevmenin ölçüsüne dönüşüyor. İnsan bazen sevdiğine yaklaşamaz ya; uzaklığını her gün aynı dikkatle ölçer ama… Bu öyküde aşkın bürokrasiyle nasıl sarmaş dolaş edildiği, duygunun bile mesai saatine bağlandığı, kalbin de imza bekleyen dosya gibi kapı önünde kaldığı görülüyor…
Ardından Köstebekler ve köpekler geliyor; yerin altında dolaşan, çağrıldıkça koşan, yüklendikçe eğilen erkeklik anlatısı… Öyküdeki erkek, buyuran, yöneten, genişleyen kişi olarak değil; aile, okul, sevgili, devlet düzeni arasında çağrılan, borçlandırılan, kullanılan, suçun ortasında bırakılan yorgun kişi… Meryem’le kurulan yakınlık ilk anda soluk alma alanı açıyor gibi görünse de; sonra o alan da yeni yüklerle doluyor. Köstebek toprağın altında yaşama zorunluluğunu, köpek buyruğa açık kalmayı taşıyor. Bu öyküde erkekliğin de kendi içindeki çatlaklarla, baş edilemeyen sorumluluklarla, birikmiş korkularla ağırlaştığı hissettiriliyor. Kimse bütünüyle güçlü kalamıyor; her kişi kendi çağrıldığı yerde biraz eksik…
Bir şeylerin ardından öyküsünde bu eksilme toplumsal vitrine taşınıyor. Fatma’nın düğünü Instagram ekranından yayılan mesajla kuruluyor; lavanta, gelinlik, şampanya, soyadı, davet listesi, aile kökeni, annenin dişleri, babanın geçmişi, kardeşin sunumu aynı gösterinin parçaları… İnsan kendini yeniden kurmak istedikçe geçmişi de yeniden giydirmek istiyor. Eski aile fotoğrafları albümden çıkarılıyor, bazı yüzler karartılıyor, bazı ayrıntılar da…. Anlatıcı davet edilmediği yerden bakıyor; kırgınlığın içinde kıskançlık, kıskançlığın içinde acıma, acımanın içinde kendi yerini yoklama isteği… Düğün tülü mutluluğu örten bez olmaktan çıkıp sınıfsal yarayı saklayan ince bir örtüye dönüşüyor sonunda…
Sonra Yoksa o kadın sen misin? Bu öykü bir mahalleye götürüyor okuru. Buzdolabı kapağı açılıyor; zeytin, yumurta, içki, salça, kavun, dükkân önü konuşmaları, yaş almış bedenin gene de arzuyu çağıran sıcaklığı etrafa yayılıyor. Bu öyküde gülümsemenin altında derin sızı var. Kadınlar konuşuyor, bakıyor, tartıyor, ad koyuyor; dayanışmanın içinde küçük iktidarlar geziniyor. Mesut’la yaşanan yakınlık, kadının kendi bedenini yeniden tanıması… Hamdiye’nin sorusu ise mahallenin kapıya bıraktığı mühür. Bu öyküde arzunun yaştan utanmadığını ama çevrenin arzuyu utanmaya zorladığı malum. Çelik’in anlatımı, acıyı örtmüyor; acıyı daha canlı, daha insani, daha tanıdık kılıyor…
Belki balkona asılmıştır öyküsüne gelindiğinde futbol sahasının çevresinde babalık sızısı büyüyor. Anlatıcı kendi oğluna dokunamadığı yerden başka çocuklara bakıyor; Enes’in yokluğu Mehmet’in varlığıyla anlamlanıyor ve Büyük Umutlar’ın forması çocukluğun, suçluluğun, telafi isteğinin kumaşı aslında… Taksim, kütüphane, Esenler, Nene Hatun Mahallesi, balkon, forma, stat; hepsi kayıp bağın çevresinde dönüyor. Babalık olgusu, uzaktan izlemekle, aramakla, balkona bakmakla, formanın orada olup olmadığını düşünmekle yaşıyor. Bazen insan en çok sevdiği kişiye en uzak yerden bakar; bakışı da eksik kalmış sarılmanın yerine geçsin ister…
Kitap sonra okuru Her şeyin limonlusunun keskin kokusuna götürüyor. Dijital banka şifreleri, boş hesaplar, boş ev, market rafları, kredi kartları, pilates parlaklığı, sosyal medya vitrini, evcil hayvanlı kafeler, deprem korkusu, evden çalışma düzeni aynı çağdaş yoksunluk alanında buluşuyor. Limon bu öyküde içi boşaltılmış tat, piyasaya sürülmüş aldatıcı neşe, satın alınabilir serinlik… İnsan market rafına bakarken kendi cebinin boşluğunu görüyor; istemek eylemi göz hizasında ama sepete girmiyor. Çelik bu öyküsünde orta sınıfın çöküşünü alışveriş sepetinin dibinde gösteriyor. Açlık saklanıyor, borç büyüyor, ekran parlıyor; insan kendi eksilmesini limon kokulu ürünlerin arasında daha keskin duyuyor…
Limon dilimleri, acı biber, zeytinler ise sofrada kalmış bir geçmişin öyküsü… Derya’nın canlılığı, açıklığı, vericiliği, anlatıcının Öznur’dan kalan iç bağını çözmeye yetmiyor. Limon dilimleri, acı biber, zeytinler kahvaltılık olmaktan çıkıp eski aşkın bugüne bıraktığı küçük kayıtlara dönüşüyor. Bağlama ve türkü sahnesinde zaman yavaşlıyor; ses, sofraya konmuş ekmek gibi bölüşülmek istiyor. Derya’nın çöpleri de alıp çıkması, sözsüz tek vedanın zarif ağırlığı… İnsan bazen sevdiği kişiye kalamadığını, onun yükünü de alarak gitmesiyle gösteriyor. Bu öyküde çekilmenin de sevgi kadar anlamlı olabileceği hissediliyor…
Ardından Yüzüm yok açılıyor; banyo gideri, sifon, duş başlığı, balkon, eski bina ve yorgun beden aynı aynada…. Tahir’in temizlik buyruğu, kadının bedenine yönelmiş incitici denetim olarak işliyor. Berkan geçmişte kalan Veysel kokusunu çağırıyor ama beklenen bakışı vermiyor. “Yüzüm yok” sözü görülmeme acısının en kısa, en çıplak sesi bu öyküde… Yaş almak, aynanın kişiyi geri vermediği, evin de insanla beraber aşındığı uzun yola dönüşür. Bu öyküde kadının kendi yüzünü ararken aslında başkalarının bakışından da kurtulmaya çalıştığı seziliyor…
Bulamayandaki arayış kara mizahla genişliyor ya da geç kalıyor. Kitap kulübü kültürlü ortam görüntüsü verirken evlilik hesabının, yaş korkusunun, gelecek endişesinin sahnesine dönüşüyor. Ayhan önce makul tek aday gibi beliriyor; sonra kırmızı gecekondusu, kedilerle kurduğu ürkütücü bağ, işsizliği, takıntıları, süs havuzuyla kurulan beklentiyi dağıtıyor. Anlatıcı acımasız görünen bakışının altında kendi kırılganlığını saklayamıyor. Bulmak istediği eş, ev, güven, düzen, anlam aynı anda uzaklaşıyor. Aramak yıpratıcı; çünkü insan aradığı şeyde kendini de sınar. Bu öyküde gülme duygusu boğazda kalıyor, öyle ya gülüşün ardında geç kalma korkusu da var…
Bütün bu dağınık odalar, sofralar, balkonlar, marketler, merdivenler sonunda Ev ölürkende aynı kederli çatı altında toplanıyor. Kanepe, kırık kilit, oyuk diş, bozulan çamaşır makinesi, atılan tabaklar, dağılan sofralar, giden dostlar, rutubet, uyku hapları… hepsi yavaş yavaş çözülen yaşamın halkaları artık. Ev, sığınak olmanın ötesinde insanın iç yorgunluğunu büyüten, onunla yaşlanan, onunla eksilen canlı bir mekân… İnsan ev kurmak istiyor ama zaman, ilişki, beden, iş, para ve bekleme gücü aynı anda azalıyor. Ölen salt duvarlar olmuyor; kapı açma isteği, sofra hazırlama sevinci, akşamı karşılama gücü de…
Dünyadan Son Gidişimiz böylece ayrı kişilerin öykülerinden ortak yaşam haritası çıkarıyor okurun karşısına. Evler daralıyor, eşyalar konuşuyor, bedenler yoruluyor, sınıf atlama arzusu kırılıyor. Ama kadınlar; mahalle, iş, yaş, arzu ve ekonomi arasında sıkışık bir yerde hep… Erkekler yük, suçluluk ve yetersizlik duygusuyla ağırlaşıyor. Gülhan Tuba Çelik’in kalemi büyük toplumsal sözleri yüksek kürsüden söylemiyor; onları çantanın fermuarına, limon dilimine, formanın kumaşına, sifon sesine, kanepe çöküğüne, kırık kilide, çay bardağına, battaniyeye ve balkona yerleştiriyor. Bu nedenle kitap, okunduktan sonra kapanmıyor; eşyaların arasında yaşamayı sürdürüyor…
Bu yüzden Dünyadan Son Gidişimiz’deki öyküler, son gidişten çok, her gün yavaş yavaş azalan ama yine de yaşama tutunmak için el yordamıyla eşyalara, insanlara, eski sözlere, sofralara, balkonlara uzananların defteri olarak kalıyor okurun önünde…
Bu habere tepkiniz ne oldu ?
Beğendim
0
Beğenmedim
0
Sevdim
0
Güldüm
0
Şaşırdım
0
Duygulandım
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)