Masumiyetten Tersine Akan Hayata, Çok Kanatlı Bir Gece Yolculuğu: Biten Şeylerin Geleceği
Bazen insan, anlatmak için değil, içinde birikenleri taşıyamadığı için yazar… Şair ve akademisyen Hüseyin Köse, memleketin ücra bir yerinde bir yandan yıllardır iletişim, medya ekolojisi ve sinema sosyolojisi üzerine dersler verirken; diğer yandan, yazdığı lirik denemeler, inceleme-eleştiri yazıları ve şiirlerle akademinin mantıksal kuruluğunu telafi niyetine, patetik, yer yer de onarıcı bir dil kurmayı sürdürüyor kendi kıyısında. Akademi ve şiir, Köse’de birbirini besleyen, ancak zaman zaman da birbirini itip kakan apayrı iki evren. Akademide düzen, norm, kural, hiyerarşi, teori ve açıklık var; şiirde kırılma, belirsizlik ve daha çok da derinleşmeyi/ruhsal yoğunlaşmayı vaaz eden içsel yolculuk halleri. İlki, sorumluluğu dışarıdan, ilki içeriden dayatan türler. Köse’nin geçtiğimiz ay (Nisan 2026) Yitikülke Yayınları arasından çıkan Biten Şeylerin Geleceği adlı toplu şiirleri tam da bu ikinci duyarlık evreninin ürünü. Toplam 392 sayfalık toplu şiirler kitabı, olup bitenleri kendi dışından seyreden birinin değil, adeta benliğinin iç dehlizlerini dibe doğru kazarak oluşturduğu bir cenkleşme veya yüzleşme metni gibi de okunabilir.
Kitabın Açıldığı Yer: Çaresizlikten Doğan Yazma Eylemi
“Bildiğimden yazmadım, çaresizliğimdi say.” Bu epigraf cümlesi bir başlangıçtan çok daha fazlasını ifade ediyor kuşkusuz. Daha çok da insanın dünyaya karşı yenikliğinin ve kırgınlığının kesinliğini kabul ettiği bir eşiği… Şair “bilmeyi” geri çekiyor burada. Haliyle bilinci de. Çünkü bilmek daha güçlü bir vehimdir, idrak yanılgılarından… Farkındalıktır, tüm ruhsal süreci sekteye uğratan ürkütücü bir farkındalık. Çaresizlikse, tam tersi; başlı başına bir kontrol kaybı halidir, bildiğini daha yakından bilmenin kesif karanlığı… Gerçekliğin içinde dağılıp gitme şekli belki de. İşte tam da bu noktada yazma isteğinin içsel basıncı beliriyor, o herkesin bildiği “yazmasam çıldırırdım” kıstırılmışlığı. Bu dizeyi okurken insanın içinden şunlar geçiyor: Bazı duygular vardır, onları anlatamazsınız, o duygular sizi size anlatır daha ziyade. Çoğunlukla da gizleyerek anlatır; “sana rağmen, seni sana…” kipiyle. Bu nedenle bu söz bir savunmadan ziyade, açık bir teslimiyet halidir en çok. Çünkü insan bazen güçlü olduğu için değil de artık güçlü kalamadığı için yazar… Yine bu giriş cümlesini düşündükçe şunu fark ediyor okur: İnsanın aslında en sahici ve kırılgan hâli de yine en zayıf anında ortaya çıkıyor. Çünkü güçlü olduğunda seçersin neyi göstereceğini. Güçsüzken, dışındasındır kendinin, her halinle gizli biri… Kitabın “Yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar adına düğümlendi…” epigrafı da (Özdemir Asaf) insanı farklı ruhsal uğraklarda ansızın durduran ilenmelerden birini müjdeliyor gibi. Kitabın bu bölümünün egemen sesini ve hissiyatını temsilen. Bir suçlama filan yok burada, ne de başkasına yönelmiş bir sitem var. Şair kendine içeriden bir yerden bakıyor, belki de en zor olanı yaparak… Tıpkı “İdrak Ağrısı” isimli şiirde dendiği gibi: “Bana ezbersiz bir cennetin tesadüfleri seyrettirildi/ Ne karlar kehanetler yağdırıldı sana gelinceye kadar/ Deli fişek yalnızlıklar bir çölden daha sarı/ Kaf dağları zümrüt bağlar iksirli aynalar seyrettirildi…”
Tersine Akan Hayat ve Zaman
Kitabın “Gülten Akın Adlı Şiir” “Uyusan uyku değil mızrak değil döndürsen/ Hiç bu kadar tersinden koşmamıştı mevsimler…” dizeleriyle son buluyor. Şiirde anlatılanlar şairim içsel ritmindeki bir bozulmayı açığa vuruyor. Belki de yaşlılığı. Normalde zaman ileri akar, mevsimler sırasıyla yer değiştirir birbiriyle ve her şey bir düzen içinde işler. Ama şiirin genelinde adeta düzen yerinden oynamış gibi bir his var. İlerleme fikri tümüyle anlamını yitirmiş ve rasyonel düzeni altüst eden döngüsel bir zamanın mecburiyetlere sıkışmış paniği almış gibidir sahneyi. Çünkü “ilerlemek” artık iyileştirmiyordur hiçbir dünya ağrısının hiçbir açık kalmış yarasını. “Mevsimlerin tersinden koşması”, bir karamsarlığı kodladığı kadar, kesinlikle güçlü bir imge. Şairin yaşadığı köklü bir uyumsuzluğun da teyidi. İçteki duygular artık dış dünyanın duygusuz ve hoyrat düzeniyle örtüşmüyordur. Bahar kıştır, kış da amansız bir yazdır birdenbire, vs. Bu noktada önemli olan şey şudur: İç dünyanın ritmi bir kere bozulduğunda, dış dünya gerçekliği de ona göre bükülür. Gökyüzü bile aynı görünmez olur artık, ne de yeryüzü bildiğimiz yerkabuğudur.
Masumiyet Kaybı
Masumiyet…” Bu kelime, kendi başına bile bir durma anı yaratır zihinde. Sadece zihinde mi? Tüm hayatın hızlı akan değerler trafiğinde de dinginlik veren bir içeriği çağrıştırır. Çünkü masumiyet, insan hayatında varlığı en çok “fark edilmeden” yaşanan, yokluğuysa en geç anlaşılan değerlerinden biridir. Çalınıp gittiğinde, yerine muadili başka bir şey konulamayan bir dürüstlük, içtenlik ruhsatı… O yüzden bu kelime kulağa çalındığında, bir tanımla değil, bir kayıp hissiyle karşılaşılır ilkin. Masumiyetin kaybı, çocukluğun olmadığı bir dünyadır aynı zamanda, varoluştaki o büyük eksilme… Neredeyse bir gedik. Bir yitiklik imi. İnsan, onu ne zaman kaybettiğini değil sadece, kaybettiği şeyle birlikte kim olduğunu kaybettiğini de anlamış olur. En zor tarafı da buradadır işin: Masumiyet bir daha geri dönmez çekip gitti mi. İnsan bazı şeyleri onarabilir, bazı şeyleri telafi edebilir ama masumiyeti yeniden kuramaz yitirilmiş çocukluğun saflıkla yoğrulmuş toprağı içinde yeniden. Çünkü o bir bilgi biçimi değil, bir kendini duyumsama ve hayata tertemiz bir yürekle bakma biçimidir.
Aynada İnziva
Ayna ve inziva sözcükleri Köse şiirinde, yalnızlığın en göze görünmez ama bununla birlikte en belirgin hâllerinden birini işaret eder. Burada mesele başkalarının yokluğu değil, insanın kendisiyle girdiği tehlikeli yakınlaşmaya/yoğunlaşmaya karşılık gelir. Dış dünya kendi kıyılarına çekildiğinde (böyle bir şey mümkünmüş gibi…), yalnızlık artık dışsal bir manzara olmaktan çıkar, gelip varoluşun ta içine yerleşir.
Ayna imgesi, genellikle insanın kendilik duyumsamasını tanımlamaya çalıştığı, kendi suretinin ötesine odaklanıp orada kendi ruhsal varlığıyla karşılaştığı bir alan gibi düşünülür hep. Yani bir tür doğrulama yüzeyi olarak. “Ben buyum veya şuyum” dediğimiz yer, bir anlamda. Fakat bu ifade, ayna imgesinin alışılmış işlevini kırıyor hepten. Zira burada ayna, belirsizliği netleştiren bir gösterge olarak göze çarpmıyor sadece, daha ziyade kişiyi kendini bulduğu yerde bir oyuğa dönüştürüyor… Çünkü bu noktada en dikkat çekici olan, “bulmak” ile “ulaşmak” arasındaki farka gönderme yapması. İnsan fiziksel olarak varken, en çok da fiziksel olarak varken, içsel olarak kendine temas edemeyebilir. Yani görüntü vardır ama her tür yakınlık ve aşinalık duygusunun ötesinde bir yerde konumlanmış olarak vardır. İşte “inziva” duyumsaması tam da bu uzaklık duygusunu anlatmakta gibidir daha çok; insanın suretine doğru çekilip de kendine varamadığı bir alanın belirsizliğe uzanan sınırlarını… Kısaca, “aynadaki inziva” terkibi, tam olarak şunu söyler: İnsan bazen kendini en çok kendine bakarken kaybeder, vs.
Baba-Oğul Çıkmazı
Köse’nin şiirlerinde baba arketipi de tıpkı anne motifi gibi çok belirgindir. Onun şiirlerinde “baba” ve “oğul” ilişkisi sadece bir aile bağı olarak değil, nesiller arası bir yük aktarımı gibi okunabilir pekâlâ. Çünkü onun şiirlerinde (“Babasızlık Beratı”, “Babam ve Oğlum”, “Büyük Yalanlar Ülkesi” vb.) mesele sevgi ya da biyolojik bağın çok ötesine geçer; daha çok “yaşamsal genetiğin nasıl taşındığı” sorusudur asıl üzerinde durulan ve sorgulanan. Baba figürü genelde hayatın sert tarafını temsil eder. Söylenmeyen şeyleri, bastırılmış duyguları, konuşulmadan bırakılmış boşlukların ağırlaşmış yüklerini içinde taşır. Oğul ise bu sessizliğin içine doğar tam olarak. Onun içinde büyüyüp serpilir. Yani çoğu zaman hazır bir hikâyenin içine değil de tamamlanmamış bir serüvenin devamına denk gelir. Tamamlayacak olandır yarım bırakılmış, bitirilememiş, geleceğe söz vermiş öznenin (baba) hikâyesini…
Bu yüzden baba-oğul açmazı sadece geçimsiz bir yakınlık ilişkisini değil, bir tür “devam etme zorunluluğu”na atılmış varis çelmesini de ifade eder. Çünkü soyu sürdürmeyi reddeden bir oğul tipi vardır bu şiirlerin merkezinde. Evlenmemiştir, diğerleri gibi yuva kurup çoluk çocuğa karışmamıştır. Oğul, babadan sadece o büyük otoriter zılgıtı veya gürültüyü değil, aynı zamanda suskunluklarını da devralmıştır. Bazen de bu suskunluk, kelimelerden daha ağır bir miras olur sırtına. Bu uğursuz ilişkinin en dayanılmaz yanı ise şu olsa gerektir: İnsan çoğunlukla kendi hayatını değil, kendisinden önce yazılmış bir dizi safahatın zoraki tefrikasını yaşar.
Biten Şeylerin Geleceği, yalnızca farklı dönemlerde yazılmış altı şiir kitabının bir araya geldiği bir metinler toplamı değil, insanın kendi içine tuttuğu aynanın kırık dökük yansımaları gibi de okunmalı, hatta yalnızca bu ruh haliyle okunmalı. Metin boyunca en güçlü his, “bitmiş” olan şeylerin aslında hiçbir zaman kaybolmadığı, kaybolamayacağı. Bu nedenle kitap bir sonu anlatmaktan çok, son zannettiğimiz yolculukların tekrar tekrar başlangıç noktasına götürüyor bizi. Ve bütün bu duygusal akışın sonunda, bir yanıt gibi duran ama aslında daima soru olarak kalmaya mahkûm tek bir cümle var: Biten şeyler gerçekten nerede başlayıp bitiyor?
Ya da şairin lisanıyla sorarsak: “Son bitince neredesin?/ hangi hiçin gizli çekmecesinde?”
Bu habere tepkiniz ne oldu ?
Beğendim
0
Beğenmedim
0
Sevdim
1
Güldüm
0
Şaşırdım
0
Duygulandım
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)